Bu Blogda Ara

4 Ekim 2009 Pazar

”DİN HAYATIN SADECE BİR PARÇASI. NEDEN HAYATIN HER ALANINDA KURAN AHLAKININ YAŞANMASI GEREKİR?”


Din ahlakı hayatın bir parçasını değil, tümünü ele alan ve düzenleyen bir sistemdir. Tabii burada "din" sözcüğünden kastettiğimiz hak olan İslam dinidir.

"Din hayatın sadece bir parçasıdır", "kendini tamamen dine vermek fanatizmdir" gibi safsataların İslam diniyle en ufak bir bağlantısı yoktur. Müslüman, 24 saatini Allah'ın razı olacağı şekilde geçirir. Sabah yataktan kalktığında, yemek yerken, işyerinde çalışırken, okula giderken, ticaretle uğraşırken, alışveriş yaparken Allah'ın emrettiği Kuran ahlakına uyar. Allah'ın hoşnut olmayacağın düşündüğü bir tavırda bulunmaktan şiddetle kaçınır. İslam ahlakı hayatının sadece bir kısmını değil, tam tersine tümünü, hatta daha da ötesini kapsar.

Bunun aksini savunmak Kuran'ın bir kısmını kabul edip, bir kısmını kabul etmemek anlamına gelir. Kuran'ın bir kısmını kabul etmemek ise kuşkusuz tümünü inkar etmek demektir:

...Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.

İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır; bundan dolayı azabları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez. (Bakara Suresi, 85-86)

Kuran'da tarif edilen din ahlakı, hiçbir şüphe ve kuruntuya yer vermeden tam bir teslimiyetle Allah'a inanıp bağlanmak, O'nun emir ve yasaklarına harfi harfine itaat etmek esaslarına dayanır.

Müminlerin bu özellikleri Kuran'ın birçok ayetinde tarif edilmiştir. Bu ayetlerden bazılarında şöyle buyrulmaktadır:
Mü'min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resûlü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd ettiler (çaba harcadılar). İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 15)

De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162)
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur Suresi, 37)

Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi, mümin gerçekten de kendisini Allah'a adamış insandır. Hayatının her anında Allah'ın rızasını kazanmayı kendine tek hedef edinmiş, Allah'ın yarattığı olaylardaki hikmetleri arayan, ahireti düşünen bir kişidir. Kuran'da müminler şöyle tarif edilir:

Onlar ayakta iken otururken yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) Rabbimiz Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)
Gerçekten Biz onları katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. (Sad Suresi, 46)

İnancı olmayan bir insan için böyle bir ahlak elbette akıl erdirilecek bir durum değildir. Kendi materyalist dünya görüşüne göre, ölüm bir yok oluştur ve dolayısıyla elinden geldiği kadar dünyanın tadını çıkartması gerekir. Bu çarpık bakış açısına sahip bir kişi için dünyadan olabilecek en fazla ölçülerde faydalanamadığı her an kendisi için bir kayıptır.

Ancak bizim bu yazıda asıl olarak üzerinde durduğumuz kişiler, kendini inanan bir kişi olarak tanıtıp, eline fırsat geçtikçe çevresine İslam diniyle ilgisi olmayan sapkın düşünceleri empoze etmeye çalışan kişilerdir. Böyle kişiler "Dinin hayatın yalnızca bir parçası", hem de oldukça "küçük" bir parçası olduğu safsatasını insanlara empoze etmek isterler. "Çağdaş", "modern", "aydın" gibi süslü kavramlar altında sapkın düşüncelerini etraflarına yayarlar. Allah müminleri, bu tip insanların ikiyüzlü yalanlarına karşı şöyle uyarır:

İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah'ı şahit getirir; oysa o azılı bir düşmandır. (Bakara Suresi, 204)

Konumuzun başlığı olan soruyu soran kişi de, kendisinin dinsiz ya da ateist olarak gösterilmesine son derece kızan, yeri gelince "Elhamdülillah Müslümanız" sözünü sık sık kullanan, az önce bahsettiğimiz zihniyeti temsil eder. Yaşam felsefesi; "din vardır ve gereklidir", "Müslümanlık çok güzel bir şey, fakat herşeyi kararında yapmak lazım", "dinin fazla derinliğine inmemek lazım, yoksa aklını yitirirsin" gibi tamamen boş, amaçsız ve cahilce laflardan oluşan bir dünya görüşüdür. Bu tarz kişilere gerçek Kuran ahlakından bahsedildiğinde işlerine gelmediği için hiç işitmemiş gibi kibirli tavırlar sergilerler. Allah bu kişilerin durumunu şöyle açıklar:

İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün 'boş ve amaçsız olanını' satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azab vardır.

Ona ayetlerimiz okunduğunda, sanki işitmiyormuş ve kulaklarında bir ağırlık varmış gibi, büyüklük taslayarak (müstekbirce) sırtını çevirir. Artık sen ona acı bir azap ile müjde ver. (Lokman Suresi, 6-7)

Toplumun geneline ters düşmemek, tepki almamak, bu arada etrafındakileri de kendine benzetmek amacıyla kendine Müslüman kimliği verip de yukarıdaki gibi Müslümanlıkla hiçbir ilgisi olmayan ve aslında bunu kendisi de bilen, çarpık bir zihniyete sahip bu tarz kişiler Kuran'da "münafıklar" olarak isimlendirilirler.

Münafıklar, gerçekten iman etmedikleri halde, "inandık" diyerek çeşitli dünyevi çıkarlarını korumaya çalışır; ayrıca insanlara da böyle sapkın bir zihniyeti aşılayarak, onları İslam'ın özünden, Kuran'dan uzaklaştırmaya çalışırlar. Böylece etraflarında vicdanlarını rahatsız edecek, samimi inanca sahip kişilerin kalmaması için uğraşırlar. Allah bu kişileri inananlara Kuran'da şöyle tanıtmaktadır:

İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir.
(Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.
Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır.

Kendilerine: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde: "Biz sadece ıslah edicileriz" derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler. (Bakara Suresi, 8-12)

Bunların batıl dinleri Allah'ı değil, kendi çıkar, istek ve tutkularını ilah edinmeye ve bunlara hizmet etmeye dayalıdır. Kuran'da bu durum şöyle tarif edilir:

Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun?

Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar. (Furkan Suresi, 43-44)
Münafıkların, inanmadıkları halde "inandık" diyerek Allah'ı ve müminleri aldatabileceklerini sanmaları, müminlere zarar vermeye ve Allah'ın bildirdiği doğru yoldan saptırmaya çalışmaları elbette karşılıksız kalmayacaktır.

Kuran'da münafıkların "Allah ve din adına" yalan söylemeleri, ikiyüzlülükleri, samimiyetsizlikleri, sahtekarlıkları, içten pazarlıklı olmaları dolayısıyla, diğer inkarcılardan, dinsizlerden, ateistlerden daha büyük bir azapla karşılaşacakları haber verilmiştir:

Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın. (Nisa Suresi, 145)
Bir de gerçekten etrafında bulunan bazı münafık karakterli kişilerin kendisine anlattıklarının etkisinde kalmış, "hem bu dünyayı hem de ahireti idare etme" gibi bir zihniyete kapılmış kimseler vardır. Onların durumu ise Kuran'da şöyle açıklanır:

İnsanlardan kimi Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)

"DİNİ YAŞAMAK İSTİYORUM, ANCAK BU GÜCÜ KENDİMDE BULAMIYORUM”


Bu üstteki cümleler çok sık rastlanılan bir samimiyetsizlik ifadesidir. Bunu söyleyen insan da aslında bilmektedir ki; gerçeği değil, kendi bencil istek ve tutkularının kendisine gösterdiği bir kaçış yöntemini öne sürmektedir. Çünkü din, insanların güç yetiremeyeceği bir hayat tarzı değildir. Allah insanları Kendisi'ne kulluk etmeleri için yaratmıştır. İnsanın asıl görevi budur ve yaratılışı da bunu gerektirir. Kuran'da, insanın Allah'a kul olmak üzere yaratılmış olduğu şöyle bildirilir.

Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat Suresi, 56)

"Ben dini yaşayacak güce sahip değilim" demek, samimiyetsiz bir kaçış yönteminden başka bir şey değildir. Çünkü Allah insana gücünün yeteceğinden daha fazla bir zorluk yüklemez. Bu konuyla ilgili ayetler şöyledir:

Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmazlar. Hayır, onların kalpleri bundan dolayı bir gaflet içindedir. Üstelik onların, bunun dışında yapmakta oldukları (birtakım şeyler) vardır; onlar bunun için çalışmaktadırlar." (Müminun Suresi, 62-63)

"İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır." (Araf Suresi, 42)


Buna karşın kişi İslam ahlakını yaşamakta zorlanıyorsa, bunun nedeni halk arasında yaygın olan ve hurafelerle karışmış durumdaki geleneksel din anlayışını gerçek İslam sanmasıdır. Oysa bu geleneksel din anlayışının temelini oluşturan hurafelerin ve anlamsız kuralların hiçbiri İslam'ın aslında yoktur. İslam, "Allah adına gerektiği gibi cehd edin (çaba harcayın). O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi)..." (Hac Suresi, 78) ayetinde vurgulandığı gibi, iman eden bir insan için "hiçbir güçlük" taşımamaktadır. Dinin fiziksel olarak insana zor gelecek bir anlayışı da yoktur. Tüm ibadetler son derece kolaydır. İnsanı ferahlatan, Allah'ın Kuran'da bildirdiği sınırlar içinde çok özgür bırakan bir yapısı vardır. Peygamberin vasıflarından biri, "müminlerin ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indirmek"tir (Araf Suresi, 157).

Dolayısıyla insanın "ben dini yaşayamam, o güce sahip değilim" demesinin bir anlamı yoktur. Buna rağmen yine de aynı mantığı öne sürenler varsa, bunun tek bir açıklaması vardır: Bu kişi sahtekar bir tavır göstermekte ve kendi bencil tutkularını tatmin edebilmek amacıyla Kuran ahlakından kaçışına bahane bulmaya çalışmaktadır. Kuran'da "kalbinde hastalık bulunan" kimselerin bazı zorluk anlarında kaçabilmek için müminlere karşı bu tür bahaneler öne sürdüklerine dikkat çekilir.

"Benim Müslüman olmamı Allah istememiş, beni böyle yaratmış" gibi mantıklarla benzer sahtekarlıklara yönelenlerin durumu da aşağıdaki ayette açıklanır:

Şirk koşanlar diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de, Bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar. De ki: "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak "zan ve tahminle yalan söylersiniz." (Enam Suresi, 148)

Bu tür yöntemler kullanan samimiyetsiz, ikiyüzü kişilerin en büyük hatası da, Allah'ı ve müminleri kandırabileceklerini sanmalarıdır. Oysa ne "sinelerin özünde saklı olan bilen" (Fatır Suresi, 38) Allah'ı, ne de O'nun Katından kendilerine "doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış" (Enfal Suresi, 29) verilmiş olan müminleri, aldatamazlar.


25 Eylül 2009 Cuma

MÜMİNLER SÜREKLİ BERABER OLMAK ZORUNDALAR MI? İNSAN KENDİ BAŞINA DİN AHLAKINI YAŞAYAMAZ MI?

İnsan, İslam dinini yaşamaya başladıktan sonra, hareket ve davranışlarını Kuran ahlakına uygun şekilde düzenlemelidir. Dolayısıyla, din ahlakının tek başına yaşanıp yaşanamayacağı sorusunun cevabı da bize ancak Kuran'da verilir.

Kuran'da müminlerin birlikte bulunmaları, birbirlerine destek ve yardımcı olmaları, birbirlerini kollayıp gözetmeleri gerektiği sık sık hatırlatılır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

Şüphesiz Allah Kendi yolunda sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff Suresi, 4)
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma... (Kehf Suresi, 28)

Görüldüğü gibi, ayette geçen "gözlerini onlardan kaydırma" ifadesiyle, ayrı yaşamak zaten söz konusu edilmemekte, birlikteyken bile müminlerin birbirine düşkün olmaları gerektiği vurgulanmaktadır. Başka bir ayette de Peygamberimiz (sav)'in müminlere karşı olan düşkünlüğü belirtilir ki, gerçek bir Müslümanın örnek alması gereken ruh hali budur. Konuyla ilgili olarak Tevbe Suresi'nde şöyle buyrulmaktadır:

Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir. (Tevbe Suresi, 128)

Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi din ahlakının tek başına yaşanması gibi bir model söz konusu değildir. "Ben dini tek başıma da yaşarım" diyen bir kimse bu düşüncesiyle hatalı bir din anlayışı geliştirmiştir. Böyle bir din anlayışı Kuran'da yer almaz.

Aksine baştan beri belirttiğimiz gibi inananlar birbirlerine iyiliği emredip kötülükten men etmekle, insanları doğruya davet etmekle yükümlüdürler. Bunu da bir insanın yalnız başına yapamayacağı açıktır.

Ayrıca İslam'ın temeli sevgi üzerine kuruludur. Allah müminlerin kalbine diğer müminlere karşı bir sevgi bağı koymuştur. Mümin önce Allah'ı, ondan sonra da Kuran ahlakını yaşayan insanları sever. Aralarında Allah'ın rızasına dayalı böyle bir sevgi bağı bulunan, aynı güzel ahlakı yaşayan, sonsuza kadar birlikte olmaya niyet etmiş insanların ayrı kalmaya, farklı uğraşlar içinde olmaya razı olmaları düşünülemez.

Böyle bir düşünce insandaki gerçek sevginin eksikliğini, bu da imanındaki noksanlığı gösterir. Oysa ayette bildirildiği gibi, "Mü'minler ancak kardeştirler"... (Hucurat Suresi, 10) ve kardeşler arasında ayrılık olmaz.

"ALLAH’TAN KORKMAMA GEREK YOK,SEVMEM YETERLİ" DOĞRU BİR SÖZMÜDÜR?

Kuran'a göre olan gerçek sevgi beraberinde saygıyı ve Allah'ın beğenmediği şeylerden sakınmayı da getirir. Sadece sevginin yeterli olacağını savunan insanların yaşamlarına ve hareket tarzlarına baktığımızda bu konuda gevşek davrandıklarını görürüz. Oysa samimi olarak Allah'ı seven bir insan herşeyden önce O'nun emirlerine son derece titizlik gösterir, sakındırdığı şeylerden şiddetle sakınır, güzel gördüğü tavırlara yönelir. Sevgisini, yaşamının her anında Rabbimizin rızasını arayarak, O'na olan derin saygısı, güveni, boyun eğiciliği ve sadakatiyle gösterir.

Bu titizliğinin bir sonucu olarak, Allah'ın rızasını kaybetmekten, azabına uğramaktan da şiddetle korkar. Yoksa sadece sözlü olarak sevgi iddiasında bulunmak, fakat Allah'ın sınırlarını aşarak pervasızca bir yaşam sürmek, kuşkusuz samimiyetten son derece uzak bir tavırdır. Allah Kuran'da Kendisinden korkup sakınmayı emretmiştir:

'Gönülden katıksız bağlılar' olarak, O'na yönelin ve O'ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın. (Rum Suresi, 31)

Allah'ın varlığını bilen, O'nu üstün sıfatlarıyla tanıyan her insan Allah'tan şiddetle korkar. Çünkü Allah sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir, ancak bunun yanı sıra Kahhar (kahreden), Hasib (hesap gören), Muazzib (azaplandıran), Muntakim (intikam alan), Saik (cehenneme süren) sıfatlarının da sahibidir. Bu yüzden müslümanlar Allah'tan içleri titreyerek korkarlar, O'nun azabından emin olunamayacağını bilirler. Yaptıkları her işin hesabının sorulacağının bilincinde oldukları için Allah'ın hoşnut olmayacağı bir tavır göstermekten şiddetle kaçınırlar. Ama şunu da belirtmek gerekir ki, burada söz edilen korku, dinsiz toplumlarda yaşanan klasik korkudan tamamen farklı, mümine huzur veren, onu harekete geçiren, Allah'ı razı etme konusunda şevklendiren bir korkudur. Allah müminlere şunu emretmiştir:

Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Teğabün Suresi, 16)


DİN,ALLAH İLE KUL ARASINDA.DİN AHLAKINI BAŞKALARINA ANLATMAYA GEREK VAR MI?

yilik konusunda öğüt vermek ve hatırlatma yapmak Kuran'da müminlere emredilen bir ibadettir. Dindar bir insan, din ahlakından uzak yaşayan ya da Kuran ahlakını yaşarken birtakım hatalı veya eksik davranışlarda bulunan bir kimsenin göreceği zararları bildiği için, kendisini vicdanen bu durumdan sorumlu kabul eder ve o kişiyi uyarmak zorunluluğunu hisseder. Bu uyarı ve hatırlatmalar her vicdanlı müminin yapması gereken bir harekettir. Bu tavır Kuran'da "iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak" şeklinde ifade edilir.

"İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak", aynen namaz, oruç, zekat gibi Kuran'da emredilen ve her Müslümanın üzerine farz olan bir ibadettir. Kuran'ın pek çok ayetinde bahsi geçen bu ibadetin yerine getirilmesi iman eden kimselerin temel vasıfları içinde sayılır:

Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder kötülükten sakındırırlar namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz Allah üstün ve güçlüdür hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)

Bunlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 114)

Tevbe edenler ibadet edenler hamd edenler (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele. (Tevbe Suresi, 112)
Allah bir başka ayette kurtuluşun, iyiliği emretme ve kötülükten men etme ibadetini yerine getirmeye bağlı olduğunu belirtmiştir:

Sizden; hayra çağıran iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)

Hiçbir Müslüman tamamen hatasız ve günah işlemekten uzak değildir. Unutarak, bilmeyerek ya da nefsine yenik düşerek hata yapmak, Allah'ın imtihanı gereği müminlerin manevi olarak gelişmelerine ve olgunlaşmalarına vesile olan bir olaydır. Ancak, günah işleme konusunda müminleri inkarcılardan ayıran en önemli özellik, müminlerin hataları üzerinde ısrar etmemeleri, hata yaptıklarının şuuruna varınca hemen düzeltip doğru olanı benimsemeleridir. Allah Kuran'da şöyle belirtir:

Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir`. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 135)

İşte bu yüzden, İslam'ı yaşayan her Müslümanı eksikleri ya da hataları konusunda uyarmak diğer Müslümanların görevidir. Eğer bir müminin davranışlarında ya da zihniyetinde Kuran'a aykırı, eksik veya kusurlu bir durum varsa, bunu fark eden diğer bir müminin, hiç vakit kaybetmeden onu uyarması ve doğru olanı hatırlatması gerekir. Bu şekilde kardeşinin ahiretine ve sonsuz yaşamına zararlı etkisi olacak bir sorunu ortadan kaldırarak ona en büyük iyiliği yapmış olacaktır.

Buradan da anlaşıldığı gibi 'iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak' İslam'daki en önemli ibadetlerdendir. Sürekli olarak diğer müminlerin gözetimi ve kontrolü altında olan bir müminin zamanla bütün eksik ve kusurlarını telafi etmesi, her türlü hatasını ortadan kaldırarak Allah'ın Kuran'da tarif ettiği ideal mümin yapısını elde etmesi ve böylece Allah'a daha fazla yakınlaşması kaçınılmazdır. Bu yüzden Allah bu ibadeti hakkıyla uygulayanlar sevgi ve merhamet sahibi müminlerden Kuran'da övgüyle bahsetmektedir:

Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam'a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz... (Al-i İmran Suresi, 110)

Yarattıklarımızdan hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır. (Araf Suresi, 181)
"İyiliği emredip kötülükten sakındırmak" yalnızca müminlere yönelik bir davranış değildir. Kuran ahlakından uzak olan insanlara İslam'ı tanıtmak, din ahlakına davet etmek, Kuran ahlakını anlatmak da önemli bir ibadettir. Kuran ahlakını anlatmak, Allah'ın yoluna davet etmek bütün peygamberlerin ve onların izinde olan müminlerin başta gelen vazifelerinden olmuştur. Kuran ayetlerine baktığımızda görüyoruz ki, peygamberlerin hayatları bu şerefli görevi yerine getirmek ve hiçbir güçlükten yılmadan insanları doğru yola davet etmekle geçmiştir. Hz. Nuh'un sözleri ayetlerde şu şekilde bildirilir:

Dedi ki: "Rabbim gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum."
"Fakat benim davet etmem bir kaçıştan başkasını arttırmadı."
"Doğrusu ben, Senin onları bağışlaman için her davet edişimde onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.'
"Sonra onları açıktan açığa davet ettim."
"Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim." (Nuh Suresi, 5-9)

Kuran'da da bildirildiği üzere dinde zorlama ya da baskı yoktur. İnanmak bir vicdan meselesi olduğu için, gerekli açıklamalar, deliller ortaya konulduktan sonra kabul edip etmemek karşı tarafın tercihine kalmıştır. Kendisine düşen tebliğ görevini yaptıktan sonra karşısındaki insanın reddetmesinden dolayı müminin üzerine bir sorumluluk yoktur. Bu gerçek Kuran'da da birçok kez belirtilmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur. (Yasin Suresi, 17)

Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin. (Gaşiye Suresi, 21-22)

Buraya kadar görüldüğü gibi, insanlara İslam'ı, Kuran'ı anlatmanın, öğüt verip hatırlatmanın Allah ile kul arasına girmekle hiçbir ilgisi yoktur. Tam tersine tebliğ, Allah'ın emrettiği bir ibadettir ve İslam ahlakının bütün insanlar tarafından öğrenilmesinin, Allah'ın emir ve yasaklarının yerine getirilmesinin gerçekleşmesi için önde gelen şartlardandır.

10 Eylül 2009 Perşembe

Kuran'da bahsi geçen "Kitap ehli" kimlerdir?


Kuran'da bahsi geçen Kitap ehli kendilerine Tevrat ve İncil indirilmiş olan Museviler ve Hıristiyanlardır. Ancak zaman içinde bu kitapların tahrif olmasının ardından Allah bu insanları uyarıp korkutmak için peygamber olarak Hz. Muhammed (sav)'i ve kutsal kitap olarak da Kuran'ı göndermiştir. Kuran'da Kitap ehli ile ilgili olan ayetlerden bazıları şöyledir:

Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi,113-114)

Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah'a; size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah'a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri Katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi 199)

Kuran'a göre daha önce gönderilen kutsal kitapların durumu nedir?


Allah, Hz. Muhammed (sav)'e indirdiği Kuran'dan önce Hz. Musa'ya Tevrat'ı, Hz. Davud'a Zebur'u ve Hz. İsa'ya da İncil'i vahyetmiştir. Bu kitapların her biri gönderildikleri dönemlerde Allah'ın dinini anlatan hak kitaplar olarak peygamberler tarafından tebliğ edilmişlerdir. Ancak daha sonra bu toplumlardaki çeşitli sapkın inançlı kimseler tarafından tahrif edilmiş ve birtakım batıl bilgilerle karıştırılmıştır. Nitekim Kuran'ın gönderiliş sebeplerinden biri de bu kitapların tahrif olmuş ve gerçek dini anlatan hak bir kitabın kalmamış olmasıdır. Allah Kuran ile insanlara hak dini bildirmiştir. Kuran’ı, "Hiç şüphesiz, zikri (Kur'an'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz." (Hicr Suresi, 9) ayeti gereği kıyamete kadar Allah korumaktadır.

"Benim kalbim temiz" diyerek ibadetlerin ertelenmesi doğru olur mu?


Dünya bütün insanlar için bir imtihan yeridir. Allah "O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2) ayeti ile bütün insanlara bu gerçeği bildirmiştir. Bu imtihanın gereği olarak insanlar yaptıkları her tavırdan, fiili olarak yerine getirdikleri veya getirmeyip erteledikleri tüm ibadetlerden sorumludurlar. Böyle bir durumda kalp temizliği tek başına bir ölçü olamaz. Muhakkak ki kişinin kalbinin temiz olması, iyi niyetli, dürüst bir kişiliğe sahip olması Allah Katında değerlidir. Ancak bu kalp temizliği ve samimiyetin en önemli göstergesi de kişinin Allah'ın emirlerini titizlikle yerine getirmesiyle kendini belli eder. Yoksa Kuran'da bildirilen ibadetleri yerine getirmeyen, Allah'tan korkup sakınmayan, ölçüsü Kuran ve Allah rızası olmayan bir insan ne kadar iyi niyetli olduğunu iddia ederse etsin, bu düşüncesinin ona ahirette bir faydası olmayacaktır.

Ayrıca "kalp temizliği"nin tek ölçüsü Kuran'dır. Yani bir insan ancak Kuran'a göre samimi niyetli, ihlaslı bir insansa "kalbim temiz" diyebilir. Yoksa bir insanın kendi değer yargıları, cahiliye ölçüleriyle kalp temizliği iddiasında bulunmasının bir anlamı yoktur.

İnsanların ibadetlerini yaşlılığa ertelemeleri doğru olur mu?


Allah normal bir akla ve şuura sahip olan herkesi Kuran ahlakını yaşamakla ve dinin hükümlerini yerine getirmekle sorumlu tutar. Bu ibadetleri yerine getiren bir insan hem dünya hayatında güzel bir hayat yaşar, hem de sonsuz cennet hayatını kazanır. İnsanın "gençliğimi yaşayayım, nasıl olsa ölmeme yakın ibadetlerimi de yapar, ahireti de kazanırım" düşüncesi ile Allah'a karşı olan sorumluluğunu bile bile ertelemesi ahiret hayatını kaybetmesine neden olabilir. Allah "Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır." (Nisa Suresi, 18) ayetiyle insanlara bu gerçeği hatırlatmıştır. Ayrıca unutulmamalıdır ki, hiç kimse ölümle ne zaman karşılaşacağını bilemez. Buna rağmen insanın öleceği vakti biliyormuşcasına ibadetleri yerine getirmeyi belirli bir vakte ertelemesi kuşkusuz ki büyük bir hata olur. Zira ölümle karşılaştıktan sonra insan her ne kadar pişman olup geri dönmeyi istese de bir daha böyle bir imkan elde edemeyecektir.

"Zanda bulunma" Kuran'da nasıl tarif edilmektedir?


Zan ve tahminle hareket etmek Allah'ın beğenmediği bir ahlaktır. Allah Kuran'ın pek çok ayetinde zanna göre hareket etmenin cahiliye toplumuna ait bir özellik olduğuna dikkat çekmiş ve zannın insanlara hiçbir yarar sağlamadığını bildirmiştir. İnanan kullarına zanda bulunmaktan sakınmalarını emretmiştir. Müminler Allah'ın bu tavsiyesine uyarak herhangi bir delili olmayan, kulaktan dolma bilgilerle hiçbir konuda kendilerine göre fikir üretmezler. Eğer bir konuda söyleyecekleri bir söz veya verecekleri bir fikir varsa bunu mutlaka Kuran ahlakına uygun olarak, kesin delillere dayandırarak ve adil bir şekilde yaparlar. Bir kimse hakkında ona sormadan, geçerli bir delil elde etmeden zanna dayalı bir hüküm yürütmez, herhangi bir sonuca varmazlar.

Müminlerin bu konuda gösterdikleri titizlik onların Allah korkularından kaynaklanmaktadır. Yaptıkları her işin ahirette karşılarına çıkacağını bilen ve Allah'ın azabından korkup sakınan müminler, bu konuda son derece titiz ve adil davranırlar. Allah Kuran'da zan konusunu şöyle açıklamıştır:

"Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır..." (Hucurat Suresi, 12)

Allah bütün insan topluluklarına din ahlakını anlatan bir uyarıcı / elçi göndermiş midir?


Allah Kuran'ın "... Hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir uyarıcı gelip-geçmiş olmasın" (Fatır Suresi, 24) ayeti ile gelmiş geçmiş tüm insan topluluklarına mutlaka insanları uyarmakla görevli elçiler gönderdiğini bildirmiştir. Bu elçiler bulundukları toplumlara Allah'ın emrettiği din ahlakını, yapmaları gereken ibadetleri türlü şekillerde anlatmış, onları cennetle müjdeleyip cehennem azabı ile uyarıp korkutmuşlardır. Ayrıca elçiler, Allah'ın dinini uygulamada gösterdikleri titizlik, sahip oldukları üstün ahlak ve Allah korkularının şiddeti ile beraberlerindeki insanlara her zaman örnek olmuşlardır. Allah'ın bütün insanları elçileri kanalıyla uyarmasının bir diğer nedeni ise ayette şöyle bildirilmiştir:

Elçiler; müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki elçilerden sonra insanların Allah'a karşı (savunacak) delilleri olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir. (Nisa Suresi, 165)

Bu, Allah'ın üstün adaletinin bir tecellisidir. Hesap gününde Allah'a karşı olan sorumluluklarından yana bilgisiz olduğunu söyleyerek mazeret sunacak, Allah'ın azabıyla uyarılıp korkutulmamış hiç kimse olmayacak ve herkes hak ettiği karşılığı en adil şekilde alacaktır.

İnsanlar genellikle sadece zorluk anında dua ederler. Bu tavrın yanlışlığı, Kuran'da nasıl tarif edilir?


Kuran ahlakından uzak yaşayan kimseler sadece başlarına bir hastalık, bir sıkıntı ya da "bir bela" geldiğinde dua ederler. Bu dönemlerde Allah'a sığınan ve karşılaştıkları sıkıntıları giderip nimet vermesi için gece gündüz O'na dua eden insanlar, bu durumdan kurtulduklarında hemen dua etmeyi ve kendilerine verdiği nimetten dolayı Allah'a şükretmeyi unuturlar. Zorluk ve sıkıntı anında gösterdikleri tavır onların çaresiz kaldıklarını anlamalarındandır. Allah'a karşı olan gerçek samimiyetsizliklerini ise bu sıkıntıdan kurtulduklarında hemen ortaya koyarlar. Kuran'da bu kimselerin gösterdiği ikiyüzlü ve samimiyetsiz tavır şöyle örneklendirilmiştir:

Onları kara gölgeler gibi dalgalar sarıverdiği zaman, dini yalnızca O'na 'halis kılan gönülden bağlılar' olarak Allah'a yalvarıp yakarırlar (dua ederler). Böylece onları karaya çıkarıp-kurtarınca, artık onlardan bir kısmı orta yolu tutuyor. Bizim ayetlerimizi gaddar, nankör olandan başkası inkar etmez. (Lokman Suresi, 32)

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Başkalarını sürekli uyaran, ancak söyledikleri şeyleri kendileri uygulamayan kimseler Kuran'da nasıl tarif edilir?


Allah Kuran'da müminlere birbirlerine iyiliği emredip, kötülükten men etmelerini öğütlemiştir. Bu, Allah'ın beğendiği bir tavırdır, fakat asıl önemli olan kişinin başkalarına hatırlattığı konulara kendisinin de dikkat etmesi ve onlara kendi tavırlarıyla ve ahlakıyla örnek olabilmesidir. Çünkü eğer kişi yapılan bir tavrın yanlış olduğunu biliyor ve bundan rahatsızlık duyuyorsa, bu durumda kendisi de bu yanlıştan sıyrılmakla ve doğru olanı uygulamakla aynı derecede sorumludur. Allah bu konuyu müminlere şöyle hatırlatmıştır:

Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Bakara Suresi, 44)

İnsanın tam bilgi sahibi olmadığı konularda tartışması doğru mudur?


Allah ayetlerinde insanlara bilgi sahibi olmadıkları konularda tartışmaya girmemelerini öğütler. Çünkü her konuyu, bir bilenden daha iyi bilen mutlaka vardır. İnsanın bilgi sahibi olmadığı bir konu hakkında tartışması kişiye hiçbir şey kazandırmaz. Böyle bir durumda yapılması gereken en güzel tavır, hiçbir tartışmaya girmeden bilenlere danışmak ve böylece konunun en doğrusunu öğrenmektir.

Kuran'da insanın bilgisi olmadığı bir konunun ardından gitmemesi gerektiği şöyle hatırlatılmıştır:

İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer. Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 3-4)

Kuran'da yetimlerin bakımı nasıl tarif edilmektedir?


Kuran'da, anne ve babasını kaybettiği için eğitimini sağlayacak ve bakımını üstlenecek bir kişiye muhtaç kalan yetim çocuklara karşı merhametli olunması ve onlara güzellikle davranılması emredilmiştir:

Öyleyse sakın yetimi üzüp-kahretme. (Duha Suresi, 9)

Allah ayetlerinde müminlere yetimler hakkında adaleti ayakta tutmayı, kazanılanlardan yetimlere infak etmeyi, onlara iyilikle davranmayı, yetimlerin mallarını adaletle harcamayı ve belirli bir akli olgunluğa eriştiklerinde de mallarını onlara vermeyi öğütlemiştir.

Allah Kuran'da ayrıca yetim olanın güzel ahlaklı, iyi bir insan yetiştirilmesini, yani eğitiminde özenli ve titiz olunmasını tavsiye etmiştir. Ve müminleri yetimleri koruma ve maddi güvence altına alarak yetiştirme konusunda teşvik etmiştir:

… Ve sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları ıslah etmek (yararlı kılmak) hayırlıdır. Eğer onları aranıza katarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir... (Bakara Suresi, 220)

Mümin bir kimse yetimin malına haksızlık yapmaya asla yanaşmaz. Çünkü Allah yetimin malına göz dikerek bu maldan çıkar sağlama gibi merhametsizce bir tavrı ayette büyük bir suç olarak tanımlamıştır:

Yetimlere mallarını verin ve murdar olanı temiz olanla değiştirmeyin. Onların mallarını mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu, büyük bir suçtur. (Nisa Suresi, 2)

İşte tüm bunlardan dolayı müminler yetimlerin mallarını onlar büyüyüp kendilerine bakacak duruma gelene kadar büyük bir itinayla muhafaza eder ve yetişkin bir yaşa geldiklerinde de bütün haklarını kendilerine devrederler.

Din ahlakını anlatmanın karşılığında insanlardan bir karşılık beklenebilir mi?


Müminler din ahlakını Allah'ın rızasını kazanabilmek ve Kuran'ın bu konudaki hükmünü yerine getirebilmek amacıyla tebliğ ederler. Bunun karşılığında da Allah'ın rızası ve cenneti dışında dünyevi hiçbir karşılık beklemezler.

Tüm peygamberler de hayatlarının sonuna kadar bu uğurda büyük bir çaba harcamış ancak din ahlakını anlattıkları kimselerden hiçbir şekilde dünyevi bir karşılık istememişlerdir. Ve her peygamber gönderildiği kavme öncelikle kendilerinden hiçbir karşılık beklemediğini vurgulamıştır. Kuran'da peygamberlerin gösterdiği bu üstün ahlak şöyle örneklendirilmiştir:

"Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir." (Şuara Suresi, 179-180)

Müslüman vaktini nasıl değerlendirir?


Kuran'a baktığımızda müminin "boş vakit" diye bir kavramı olmadığını görürüz, Müslümanın her anı çok doludur. Allah'tan korkan ve O'nun emirlerini titizlikle uygulayan bir mümin daha fazla hayır işleyerek Allah'a daha da yakınlaşmak için sürekli salih amellerde bulunur. Vaktini Allah'ın Kuran'da belirttiği ibadetlerle geçirir. Bir işinden boşaldığı zaman da hemen yeni bir işe yönelir. Sürekli olarak hayır ve güzellik peşindedir. Bu çaba arasında bir kesinti, duraklama, sınır yoktur. Mümin için bir işin tamamlanması yeni bir işin başlaması gerektiğinin bir göstergesidir. Zira mümin dünyada geçirdiği her saniyeyi Allah'ın rızasını kazanmak için çaba harcayarak geçirmesi gerektiğini ve ahirette her anının hesabını vereceğini bilir. Bu nedenle de sadece Allah'ın rızasını kazanabilmek umuduyla her anını Allah'ın en razı olacağını umduğu işleri yaparak geçirir. Kuran'da müminlerin bu çabası şöyle bildirilmiştir:

Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve yalnızca Rabbine rağbet et. (İnşirah Suresi, 7-8)

13 Ağustos 2009 Perşembe

Güzel ahlakın bir sınırı var mıdır? İnsan belli bir ahlaka ulaştıktan sonra "bu kadar yeter" diyebilir mi?


Güzel ahlakın hiçbir sınırı yoktur. Yapılan her tavrın, söylenen her sözün daha güzeli, daha iyisi mutlaka vardır. İnsanın hiçbir zaman için "bu kadar yeter" ya da "en iyisi budur" diyebileceği bir durumu olmaz. Dahası insan ne zaman kendini yeterli görmeye başlarsa, o zaman ahlakında, tavırlarında bozulmalar ortaya çıkmaya başlar. Kendini geliştirmeye, yenilemeye ihtiyacı olmadığını düşündüğü için hiçbir güzellikten istifade edemez ve ahlakında hiçbir ilerleme kaydedemez. Allah ayetlerinde kendini yeterli yani müstağni gören kimselerin ahlaklarında bozulma olacağına dikkat çekmiştir:

Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni (yeterli) gördüğünden. (Alak Suresi, 6-7)

Bu nedenle insan hayatının son anına kadar sürekli olarak kendisini geliştirmeye ve hep daha güzel olanı, daha iyi olanı elde etmeye çalışmalıdır. Zira hiçbir insan, ahirette Allah'ın kendisi hakkındaki hükmü belli olana kadar, Allah'ın rızasını ve cennetini kazandığından emin olamaz. Bu da kendisini hiçbir zaman için yeterli görmemesini sağlayan en önemli konulardan biridir.

İslam'ı ve Kuran'ı başkalarına anlatmak ne şekilde olur?


En güzel tebliğ, insanın, din ahlakını karşısındaki kimseye hem sözlü hem de fiili olarak anlatmasıyla olur. Dinin hükümlerini ve Kuran ahlakını sözlü olarak anlatan bir kimsenin, bir yandan da anlattıklarını tüm samimiyetiyle yaşıyor olması, anlatılanlarla ne kastedildiği konusunda çok daha kesin bir sonuca varılmasını sağlar. Samimiyetin gerçek ölçüsü, insanın anlattıklarıyla yaşadıkları arasındaki tutarlılık olduğu için, görülen bu samimiyet karşı tarafın dinin güzelliğini kavramasında önemli bir rol oynar. Sözgelimi insan bir yandan fedakarlığın ne kadar erdemli bir tavır olduğunu anlatırken bir yandan da bencil bir tutum içerisinde olsa, anlattıklarının karşı taraf üzerinde pek bir etkisi olmaz. Samimiyeti hakkında da ciddi şüpheler oluşmasına neden olur. Aksine kişinin insanları yaşamaya davet ettiği güzel ahlakı kendi si de gösterdiğinde, hem o kişinin samimiyeti konusunda kesin bir kanaat oluşur, hem de kastettiği güzel ahlakın günlük hayatta ne şekilde uygulanacağı görülmüş olur. Yine aynı şekilde mütevaziliği anlatan bir insanın, tavırlarıyla da bu ahlakı göstermesi din ahlakının en güzel şekilde tebliğ edilmesini sağlar. Allah inananları insanlara anlattıkları şeyleri yaşamaları konusunda şöyle uyarmıştır:

Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah Katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti). (Saff Suresi, 2-3)

Bir başkasının günahını üstlenmek ve ahirette onun yerine ceza çekmek söz konusu olabilir mi?


Kuran'da bildirildiğine göre bir insanın bir başkasının günahını üstlenmesi ve bundan dolayı ahirette onun yerine ceza çekmesi mümkün değildir. Allah her insanı yaptıklarından dolayı tek başına sorumlu tutacağını ve tek başına sorgulayacağını belirtmiştir. Çünkü Allah dünya hayatında her insanın içine doğruyla yanlışı kendisine söyleyen ve onu her zaman için Allah'ın rızasını kazanmaktan yana çağıran bir vicdan vermiştir. Dahası tüm insanlara, Katından doğruyu yanlışı öğreten bir kitap indirerek, peygamberleri vasıtasıyla dinini tebliğ ederek onları karşılaşacakları bu azaba karşı uyarmıştır. Tüm bunların ardından doğru olandan yüz çeviren kimseler ise, bu seçimlerini kendi öz iradeleri, muhakemeleri ve istekleri doğrultusunda yapmışlardır. Bu seçimlerinin sonucundan da yine tek başlarına sorumlu tutulacaklardır. Kuran'da bu olay insanlara şöyle haber verilmiştir:

Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, -bu, yakın akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden 'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır.

(Fatır Suresi, 18)

Ayrıca Allah bir başka ayetinde dünyada iken insanlara bu şekilde vaatlerde bulunarak onları günaha sürükleyen kimselerin yalan söylemekte olduklarını bildirerek de insanları uyarmıştır:

İnkar edenler, iman edenlere dedi ki: "Siz bizim yolumuzu izleyin, hatalarınızı biz yüklenelim." Oysa kendileri, onların hatalarından hiçbir şeyi yüklenecek değildir. Gerçekten onlar, elbette yalancıdırlar. (Ankebut Suresi, 12)

İnsanlar arasında daha takva olanları ayırt etmek mümkün müdür? Hangi tavırlar takva alametidir?


İnsanlar arasında daha takva olanları kesin olarak ayırt edebilmek mümkün değildir. Çünkü insanın gerçek takvası, samimiyeti ve imanı kalbinde gizlidir ve bunu bilebilecek tek güç de Allah'tır. İnsanlar ise bir kimsenin takvası hakkında ancak kuvvetli bir kanaat edinebilirler. İnsanların bu konuda kendilerine aldıkları ölçü ise kişinin tavırlarıdır. Bir insanın Allah'a olan samimiyeti, dine olan sadakati, Allah'ın rızasını kazanabilmek için gösterdiği samimi çaba, dine hizmet konusundaki şevki ve kararlılığı, müminlere olan sevgisi, bağlılığı karşı tarafta bu kişinin takvası hakkında kuvvetli bir kanaat oluşturur. Ancak yine de bu konuda kesin hüküm sadece Allah'a aittir.

İnsan, günahlardan, haram kılınan fiillerden ya da Kuran ahlakına uymayan bir tavır içerisine girmekten sakınarak takva kazanır. Kim güzel ahlakı yaşamakta daha kararlı olursa, dine fayda getirmek için daha fazla gayret eder ve dinin hükümlerini yerine getirmede daha titiz olursa onun takvası, diğer insanlara oranla daha çok artar.

Takva sahibi bir mümin aklıyla da kendisini belli eder. Aldığı kararlar daha isabetli olur. Karşılaştığı sorunlara çok daha kolay ve seri çözümler getirir. Konuşmaları çok daha hikmetli ve etkileyici olur. Olaylarda başkalarının göremediği yönleri, o çok daha açık bir şuurla tespit edebilir. Yaptığı hizmetlerle kendisini ön plana çıkartmaya çalışmaz, ihlaslı bir tavır içerisindedir. İnsanların hoşnutluğunu ve övgüsünü değil, Allah'ın rızasını kazanmayı hedefler. Hangi durumla karşılaşırsa karşılaşsın Allah'ın sınırlarından hiçbir taviz vermez. Tüm bu alametleri üzerinde taşıyan bir insanın takva sahibi bir kimse olduğu umulur. Ancak yine de kişinin gerçek anlamda takva sahibi bir insan olup olmadığı ya da kimin kimden daha üstün bir imana sahip olduğu konusunda kesin bir kanaate varmak mümkün değildir. Çünkü insan bu konuda ancak dışarıdan gördüğü kadarıyla, yüzeysel bir değerlendirme yapabilir. İnsanların gerçek imanını, takvasını, ihlasını ve Allah'a olan yakınlığını ise ancak Allah bilir.

Allah inkar edenlere dünyada bir karşılık verir mi?


Allah "İnkar edenleri ise, dünyada ve ahirette şiddetli bir azabla azablandıracağım. Onların hiç yardımcıları yoktur." (Al-i İmran Suresi, 56) ayetiyle inkar edenlere dünyada da bir karşılık vereceğini bildirmiştir. Kuran'da bu kimselerin hem fiziksel hem de manevi anlamda bir azapla karşılaşabileceklerine dikkat çekilmiştir. Allah "Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar." (Tevbe Suresi, 126) ayetiyle inkar edenlere dünya hayatında zaman zaman çeşitli sıkıntılar isabet ettirdiğine dikkat çekmiştir. Kuran'da önceki kavimlerin deprem, kuraklık, ürün kıtlığı, tufan, yıldırım düşmesi ya da bir kavmin toplu olarak helak edilmesi gibi azap şekilleriyle karşılaştıklarından da bahsedilmektedir.

Ancak bunun yanında inkarcıların yaşadıkları manevi azap, hayatlarının sonuna kadar kesintisiz olarak devam eden sürekli bir azap şeklidir. Bu insanlar, vicdanlarının kendilerine gösterdiği doğrulara uymadıkları için vicdan azabından hiçbir zaman kurtulamazlar. Yine aynı şekilde Kuran ahlakını yaşamadıkları için hiçbir zaman gerçek anlamda mutluluğu, dostluğu, sevgiyi ve sadakati yaşayamazlar. Kendileri gibi çevrelerindeki insanlar da Kuran ahlakını yaşamadıkları için karmaşanın, kaosun ve huzursuzluğun hakim olduğu bir dünyada yaşarlar. Bunun yanında Allah onlara dünya hayatında pek çok nimet de sunar, ancak Kuran'da tüm bunların onların sadece denenmeleri için verildiğine dikkat çekilmiştir:

Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; Allah bunlarla, ancak onları dünyada azablandırmak ve canlarının onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor. (Tevbe Suresi, 85)

7 Ağustos 2009 Cuma

Allah inananlara imanlarından dolayı dünyada bir karşılık verir mi?


Allah samimi olan kullarına dünyada da güzel bir karşılık verir. Onları doğru yola iletir, işlerini kolaylaştırır, kalplerine huzur ve güven duygusu verir, şükretmelerine karşılık üzerlerindeki nimetleri kat kat arttırır, dinine yardım etmelerinden dolayı onlara yardım eder. Elbette kulluklarını denemek amacıyla zaman zaman bazı zorluklarla da deneyebilir. Ancak tüm bunların yanında onları dünyada güzel bir hayat ile yaşatır. Allah müminlere yaptıkları salih amellerin karşılığını dünyada da vereceğini ayetlerinde şöyle bildirmiştir:

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.

(Nahl Suresi, 97)

De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah'ın arz'ı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir." (Zümer Suresi, 10)

Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever.

(Al-i İmran Suresi, 148)

Kuran'da Hz. Davud'a verildiği söylenen "anlatım çarpıcılığı" ne anlama gelmektedir?


Onun mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik. (Sad Suresi, 20)

Anlatım çarpıcılığı, doğru olanı en özlü, en anlaşılır ve en etkili şekilde anlatabilme kabiliyeti, yani hikmetli konuşabilmedir. Bu tarz bir konuşmanın en önemli özelliği, karşı tarafın vicdanını harekete geçirecek samimiyette ve akılcılıkta olmasıdır. Anlatım çarpıcılığı olan bir insanın söylediği sözler, karşı taraf üzerinde derin bir etki bırakır. Karşıdaki kişinin yanlış olan fikirlerinde, ideolojisinde, hayat tarzında değişiklikler yapmasına ve doğru olanı kabul etmesine vesile olur.

Unutmamak gerekir ki, anlatım çarpıcılığı kişinin çok kültürlü olması, çok kitap okumuş olması, çok tecrübeli olması veya dilbilgisi kurallarını çok iyi bilip kusursuz cümleler kurmasıyla ilgili bir özellik değildir. Bu, Allah'ın imanı kuvvetli, samimi, ihlaslı kullarına lütuf olarak verdiği bir nimettir.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Hikmet ne demektir?


Hikmet, herşeyin en doğrusunu ve en isabetli olanını tespit edebilme yeteneğidir. Hikmet sahibi olan bir insanın, konuşması, aldığı kararlar, hatta tüm tavırları olabilecek en akılcı ve en isabetli yapıyı yansıtır. Hikmet sahibi bir kimse, bir konuyu en doğru, en özlü, en akılcı şekilde anlatabilir, bir olaya, kişiye ya da tavra en doğru teşhisi koyabilir. Olaylar karşısında en akılcı tepkiyi verir ve en güzel tavrı gösterebilir. Dolayısıyla da hikmet sahibi olan insanlar, aynı zamanda da yüksek bir akla sahip kimselerdir.

Bir insanın hikmet sahibi olabilmesi ise kişinin ancak Allah'a iman etmesi ve Kuran'a uymasıyla mümkün olur. Çünkü olayların doğrusunu, tavrın, düşüncenin, konuşmanın güzel ve akılcı olanını insanlara öğreten tek kaynak Kuran'dır.

Allah Kendisine yönelen samimi kullarına bir nimet olarak Katından bir hikmet de verir. Kuran'da Allah'ın bu nimeti kullarından dilediğine vereceğine şöyle dikkat çekilmiştir:

Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. (Bakara Suresi, 269)

Müslümanların sanata bakış açısı nasıl olmalıdır?


Allah yeryüzünde çeşitli güzellikler yaratmıştır. Sanat, bu güzelliklerin insanlar tarafından örnek alınması ve taklit edilmesiyle ortaya çıkar. Bu yüzden sanat Allah'ın insanlara sunduğu büyük bir lütuftur. Allah insanları estetikten, güzelliklerden zevk alacak bir fıtratta yaratmıştır. Özellikle müminler Allah'ın bu nimetlerini takdir edebilen, onlardaki incelikleri sezebilen, hür düşünerek estetik konusunda geniş bir ufka sahip olan insanlardır. Bundan dolayı sanattan aldıkları zevk katlanarak artar.

Müminler sanatı bir cennet nimeti olarak görürler. Kuran'da cennetin insanın ruhunda derin bir etki bırakacak güzellikte eşsiz bir sanatla döşendiğinden bahsedilmektedir.

Ayetlerde cennette altın işlemeli yastıklar, atlastan yapılmış ağır işlemeli kıyafetler, mücevherler, yüksek köşkler, yeşil ipekten elbiseler, mücevherlerin üzerine özenle işlendiği tahtlar olduğu bildirilmektedir. Allah'ın övdüğü tüm bu güzellikler, müminler için dünyada da büyük bir nimettir.

Ayrıca Kuran'da bahsi geçen Hz. Süleyman'ın sarayının güzelliği de, müminlerin sanat ve estetik anlayışlarını ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. Hz. Süleyman sarayını havuzlar, büyük çanaklar, heykellerle süslemiş ve görenlerin hayran kaldığı mükemmel bir sanat eseri oluşturmuştur.

İnsanın yapmadığı şeylerle övünmesinin Kuran'daki yeri nedir?


Allah Kuran'da insanlara her konuda ihlaslı davranmayı ve her işte sadece Allah'ın rızasını gözetmeyi öğütlemiştir. Övgü beklentisi ise kişinin insanlardan takdir beklemesinden ve onların hoşnutluğunu kazanmaya çalışmasından kaynaklanır. Bu bakış açısına sahip olan insanlar sadece yaptıkları şeylerle değil, yapmadıkları şeylerle de övünmeye kalkışırlar. Oysa ki insanın yapmadığı bir şeyi yapmış gibi göstermeye çalışması ve bunu öne sürerek kendine bir pay çıkarması, Allah'a karşı yalan söylemesi anlamına gelir. Çünkü Allah insanın yaptıklarını da yapmadıklarını da en iyi şekilde bilendir. Allah'ın bildiği bir şeyi insanların bilmemesinden istifade ederek bir övgü konusu haline getirmeye çalışmak Kuran'da yerilen bir tavırdır. Bu kimseler o an için kazançlı gibi görünseler de aslında büyük bir kayıp içerisine girerler. Çünkü Allah insanı söylediği her sözden sorumlu tutacak ve hak ettiği karşılığı ahirette mutlaka verecektir. Kuran'da bu kimselerin durumu şöyle açıklanmıştır:

Getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları şeyler nedeniyle övülmekten hoşlananları (kazançlı) sayma; onları azaptan kurtulmuş olarak sayma. Onlar için acı bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 188)

Müminler cennette kimlerle beraber olacaktır?


Müminler cennette, Hz. Adem'den bu yana yaşamış olan tüm inananlarla birlikte olacaklardır. Bu kimseler arasında bugüne kadar gönderilmiş olan tüm peygamberler, onlara uyup gösterdikleri yolu izleyen salih müminler ve şehidler de bulunacaktır. Kuran'da bu müjde müminlere şöyle verilmiştir:

Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar? (Nisa Suresi, 69)